Öykü Türü Üzerine: Polat Özlüoğlu Podcasti Eşliğinde Analiz ve Etkinlikler

Bu çalışma, IB DP Türkçe A: Edebiyat dersi için öykü türü üzerine düşünmek, Kâğıt 1’e hazırlık yapmak ve edebî kavramları metin üzerinden tartışmak amacıyla hazırlanmıştır. Belgenin temelini, Polat Özlüoğlu ile yapılan ve burada üç bölüm hâlinde yer alan podcast ve bu podcastin transkripti oluşturmaktadır. Söyleşide yazarın öyküye bakışı, karakter kurma biçimi, anlatıcı tercihleri, kadın karakterler, edebiyatın çağın meseleleriyle ilişkisi ve öyküden romana geçiş gibi başlıklar ele alınmıştır. Podcast bölümleri sınıfça dinlenebilir; ardından bu belge üzerinden tartışma ve etkinlikler yürütülebilir. Ayrıca Mayıs 2026 IB Türkçe A: Edebiyat Kâğıt 1 sınavında Özlüoğlu’nun bir öykü kesitinin sorulmuş olması nedeniyle, podcastte bu bölüm üzerinde de durulmuş; özellikle kişileştirme, atmosfer, karakterin iç dünyası ve okur üzerindeki etki tartışılmıştır. Bu belge, öğrencilerin hem sınav metinlerine daha bilinçli yaklaşmasına hem de öykü türünü IB’nin temel kavramlarıyla ilişkilendirerek yorumlamasına yardımcı olmayı amaçlamaktadır.
Öğretmen ve öğrenciler, podcasti üç bölüm hâlinde sınıfça dinleyebilir. Her bölümün ardından kısa notlar alınarak yazarın öykü türüne, karakter kurma biçimine, anlatıcı tercihlerine ve edebî tekniklere ilişkin görüşleri tartışılabilir. Dinleme süreci tamamlandıktan sonra, aşağıda yer alan podcast transkriptinden hareketle bu sayfada yer alan analiz soruları, IB temel kavram etkinlikleri ve yaratıcı yazma çalışmaları sınıf içinde uygulanabilir.
https://teacher-sites-storage.inthinking.net/ib/turkisha/x/bolum-1--polat-ozluoglu-onder-sit.mp3
1. bölümde Polat Özlüoğlu’nun yazarlık yolculuğu, öykü türüne yönelişi, karakter kurma anlayışı ve öyküyü diğer türlerden ayıran temel özellikler ele alınmaktadır.
https://teacher-sites-storage.inthinking.net/ib/turkisha/x/bolum-2--polat-ozluoglu-onder-sit.mp3
2. bölümde yazarın anlatıcı tercihleri, kadın karakterleri kurma biçimi, edebiyatın çağın meseleleriyle ilişkisi ve öyküden romana geçiş süreci tartışılmaktadır.
https://teacher-sites-storage.inthinking.net/ib/turkisha/x/bolum-3--polat-ozluoglu-onder-sit-kagit-1-mayis-2026-.mp3
3. bölümde Mayıs 2026 IB Türkçe A: Edebiyat Kâğıt 1 sınavında yer alan “Kırmızı Ayakkabı” öykü kesiti üzerinden kişileştirme, atmosfer, karakterin iç dünyası ve okur üzerindeki etki değerlendirilmektedir.
Yazar Hakkında

Polat Özlüoğlu (d. 1974, İzmir), çağdaş Türk edebiyatında özellikle öykü türündeki çalışmalarıyla öne çıkan bir yazar ve romancıdır. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde eğitim almış; yazı hayatına şiirle başlayıp zamanla öyküye yönelmiştir. “Günlerden Kırmızı” (2015), “Hevesi Kirpiğinde” (2017), “Peri Kızı Af Buyrun” (2019), “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar” (2022) ve “Sahi Adım Neydi” (2023) adlı öykü kitaplarıyla tanınan yazar, ilk romanı “Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar”ı 2025 yılında yayımlamıştır. Özlüoğlu’nun öyküleri, karakter odaklı yapısı, dil işçiliğine verdiği önem ve bireyin iç dünyasını toplumsal meselelerle birlikte ele alış biçimiyle dikkat çeker. Özellikle yalnızlık, aidiyet, travma ve “ötekilik” gibi temalar etrafında şekillenen metinlerinde, kişileştirme ve metafor gibi edebî teknikleri yoğun biçimde kullanır. “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar” adlı kitabı ise 7. Antalya Edebiyat Günleri Yılın En İyi Öykü Kitabı Ödülü, Fakir Baykurt Öykü Kitabı Ödülü ve 34. Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görülerek yazarın edebiyat dünyasındaki yerini daha da pekiştirmiştir. Özlüoğlu’nun eserleri, bireysel hikâyeler üzerinden toplumsal ve tarihsel kırılmaları görünür kılan, dil ve anlatım açısından yoğun ve katmanlı anlatılar olarak değerlendirilebilir.
Podcast Transkripti: Polat Özlüoğlu ile Öykü Türünün Doğası (30.04.2026)
ThinkIB Türkçe ekibi adına söyleşen: Önder ŞİT
Sayın Polat Özlüoğlu, hoş geldiniz.
Hoş bulduk.
Beni kırmayıp bu podcast’e katıldığınız için teşekkür ediyorum.
Estağfurullah, mutlu oldum. Çok sağ olun.
Şimdi Think IB Türkçe A edebiyat dersi için içerik oluşturmaya devam ediyoruz. Ve son Kağıt 1 sınavında, Mayıs 2026’da sizin metninizi görünce ben heyecanlandım. Tabii sizi daha önce de tanıdığım, bildiğim için de size ulaştım. Bizi kırmadınız. Tekrar çok teşekkür ediyorum.
Ben teşekkür ederim. Sağ olun.
Genel olarak öykü ya da metin yazma yolculuğunuzdan önce kısaca bir konuşalım isterseniz. Yani nasıl başladınız ve öykü türü özelinde nasıl bir yolculuğunuz oldu?
Yani genelde zaten metin yazan birisiydim. Gazetecilikten mezun oldum. Daha öncesinde de şiir ve benzeri şeyler yazan birisiydim; uzun yıllardır metin yazıyordum fakat öykü mü değil mi ya da başka bir şey mi olduğu üzerine pek düşünmemiştim. Daha sonra bir atölyede aslında yazdıklarımın öykü olduğunu öğrendim ve üzerine daha da çok eğilerek öykü hikâyemi başlattım ve epey uzun sürdü bu. Dört yıl kadar öykü çalıştım. Öykü yazdım; öykülerin türlerine, içeriklerine, edebiyat içindeki yerine dair de bazı şeyler öğrenerek içimden geldiği gibi öykü yazmaya başladım. Epey bir zamandır da öykü yazıyorum. Yaklaşık 10 yıldır yayınlanan öykülerim var ama onun öncesinde de bir yedi sekiz yıl sadece öykü yazarak çalıştım.
Yani o ilk keşif anınızda ‘öykü olduğunu anladım ya da fark ettim’ dediniz. O nasıl gerçekleşti? Yani bir metni öykü yapan nedir sizin gözünüzde?
Edebiyatın verdiği, edebî dilin verdiği bütün olanakları kullanmaya başlamışım. Yani kullanıyormuşum daha doğrusu. Ama ben ona isimlendirme yapmamışım. Durum öyküsü, olay öyküsü, kısa öykü, uzun öykü çeşitleri içinde ben zaten bir yer edinmeye başlamışım. Biraz uzun yazan birisiyim. Yani anlatmayı seven birisiyim. Öykünün aslında ekonomik olması istenir ama ben pek ekonomik kullanmıyorum öykü dilimi ve anlatı dilimi. Ama tabii ki bir karaktere odaklanıyorsunuz. Genellikle çok fazla karaktere odaklanamıyorsunuz. Çok fazla olaya odaklanamıyorsunuz. Sadece bir olay veya bir duruma ana olarak iştirak ediyorsunuz öykünün içinde. Dallanıp budaklanması, çok fazla ilerlemesi mümkün olmuyor. O odaklandığınız an ya da olay üzerinde, onun etrafında dolaşıyorsunuz. Ben de genelde karakterlerimi oluştururken hem geçmişini hem de sonrasını en azından birkaç cümleyle öykünün içinde anıştırmaya çalışıyorum. Yani o karakteri sadece yoktan var etmek değil de o karakterin bir geçmişi olduğuna da öykünün içinde yer vermeye çalışıyorum. Bu biraz da karakterin gerçekliğini, gerçek yaşamındaki karşılığını da öykünün içine aktarıyor ve belki biraz da okuru içine çeken, “bizim gibi, benim gibi” diyen, yaşayan, ete kemiğe bürünmüş bir noktaya getiriyor. Çalışırken bunun üzerinde daha çok duruyorum açıkçası. Karakter oluştururken ve seçtiğim konuda genellikle arka planda karakterin hayatına bir çatışma ya da bir durma noktası getiren olaylar sonrasında öyküyü genelde biraz sürpriz bir sonla bitiriyorum. Biraz daha farklı bir sonla bitiriyorum. Yani herkesin beklediği bir son değil de farklı bir hikâyeyle öyküyü sonlandırıyorum genelde.
Yani daha böyle olağanın dışına mı çıkıyor? Gerçek üstü bir noktaya mı gidiyor yoksa hani biraz daha ters köşe gibi mi?
Yani olağanın dışında, beklenen son olmuyor genelde. Beklenen sondan açıkçası ben de hoşlanmıyorum okuduğum eserde. Tahmin edilen bir şeyden ben de memnun kalmıyorum. Tahmin edilemeyecek veya ters köşe, dediğiniz gibi, yapabilecek sonları tercih ediyorum. Özellikle uzun öyküler yazdığımda, olay öyküleri yazdığımda, olayın gidişatını farklı bir noktada birdenbire kesip bambaşka bir kapıyla o öyküyü bitirmeye çalışıyorum. Yani nakavt denen şeyi kullanıyorum ben öykülerde. Öykülerin sonlarında gerçekten birazcık da okuru ters köşe yapıp biraz daha farklı bir düşünme alanına sürüklemek hoşuma gidiyor.
Ben sizi tanıdım tanıyalı aslında öykü üzerinden biliyorum. Tabii, bu “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar” ile siz epey bir parladınız yani en azından bilinirlik anlamında da birçok yerden de ödül alarak ilerlediniz. Bu yeni kitlelere ulaşma anlamında da etkili oldu mu?
Oldu, evet. Yani o esere kadar zaten üç kitabım çıkmıştı ancak o öykü kitabı aslında benim yazmaktan çekindiğim, imtina ettiğim öykülerdendi. Yani öykü karakterleri. Ben hep kadın ağzından ve kadın dilinden yazan birisiyim. O kitaba kadar çoğu öykümü hep kadınların veya çocukların ağzından yazmıştım. Pek erkek ağzından öykü yazmamıştım ama “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar”da tersini yapmaya çalıştım. Genelde aile hikayeleri, bir evin içindeki hikayeleri anlatmaya çalışırdım. Orada ailenin bu sefer kadın tarafından değil de erkek tarafındaki hikayelerine döndüm. Baba oğul, baba kız ilişkisine. Bir aileyi aile yapan fakat aksayan, hasarlı, mutsuz ailelerdeki hikayelere, özellikle de o ailelerde büyüyen çocukların hikayelerine odaklandım. Bu da, nedense daha çok ilgi gördü öyküler anlamında. Kitap olarak da daha çok ilgi gördü.
Bir siz de beklemezken tabii bazen beklenenle olan bir şekilde ters düşüyor.
Tabii tabii. Yani ben o zaman, ondan beklemezdim. Ondan öncekinden beklerdim mesela. Peri kızı kitabımdan.
O, ondan bir önceki değil mi?
Evet. Daha yoğun ve daha farklı öyküler vardı. Ancak “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar” ile oldu her şey. Bu da tabii edebiyatın sürprizlerinden biri oldu. Daha doğrusu edebiyat kanonunun sürprizlerinden biri oldu benim için. Çünkü biz uzağız o dünyaya. Hem mesafe olarak uzağız hem de yaşadığımız çevre, yaşadığımız akış olarak da uzağız.
Son olarak, bu sorudan sonra romana gelirim ama roman öncesinde var mıydı bir kitabınız daha?
“Sahi Adım Neydi” diye bir kitabım daha var. Bir öykü kitabı.
Evet. Ona mesela tepki nasıl oldu?
Onda da bu ailelerde büyüyen, yani bu hasarlı ailelerde, kutsal diyemeyeceğimiz ailelerde büyüyen çocukların büyümüş hâllerini; işte dünyayla, insanlarla ilişkilerini ve ötekilik üzerine yazmıştım. Yani öteki olma üzerine hikâyelerdi. Ona gelen tepkiler de güzeldi. Biraz da benim yine yazamayacağım, yazmaktan çekindiğim konular vardı. Birazcık da aşk ilişkileri vardı. Farklı bir duygu durumu vardı ve güzel tepkiler geldi. Şaşırdılar. Çünkü ben daha çok politik geçmişi olan olayları ve olayların içinde savrulan karakterleri yazıyorum. Yani bu coğrafyada yaşanan zorluklara dair bazı şeyleri öykülerdeki karakterlerin geçmişine veya şimdisine gömüp o karakterlerin tepkilerini veya hayatlarına olan müdahalesini anlatmaya çalışıyordum. “Sahi Adım Neydi”de farklı bir çıkış noktası ama yine de ötekilik kavramı, kimlik, aidiyet, bir aileye ait olma ya da olamama hissiyatı ya da bir insan topluluğuna girme ama girememe duygusunu vermeye çalıştım. Pek de yakın olmadığımız, sokakta ya da uzakta gördüğümüz, yanından geçip gittiğimiz insanların, tutunamayan insanların hikâyesiydi açıkçası o öyküler.

Çok güzel açıkladınız. Şeyi kısaca sorsam: Bir öykücü olarak ya da bir kurmaca yazarı olarak edebiyatın sizce çağını ya da çağının meselelerini yansıtma sorumluluğu nedir ya da var mıdır size göre?
Tabii herkese göre değişir. Yazma şeklinize veya edindiğiniz derde göre değişir. Ben gazetecilik okuduğum için etrafımdaki, çevremdeki, dünyadaki, bu coğrafyadaki olaylara, durumlara, yaşadığımız travmalara biraz daha farklı bakıyorum ve öykünün içinde bunları kullanmaya, işlemeye çalışıyorum. Beni birazcık acıtan, bana birazcık dert veren, benim vicdanımı sızlatan bazı şeyleri hikâyelerin içine, öykülerin içine katmaya çalışıyorum. Çünkü edebiyat da biraz bu yüzden, paylaşım sağlayan bir şey bence. Çünkü resmî kayıtlardaki tarihsel olayları kimse okumuyor ve zaten iktidara göre değişen kayıtlar onlar. Yani %100 doğru diyebileceğimiz kayıtlar değil ama edebiyat size bambaşka bir kayıt sunuyor. O çağın bambaşka hâllerini gösteriyor. Ben de bu hâllerin içinden bazı beni etkileyen, dert edindiğim durumları edebiyat metinlerinin içinde işlemeye çalışıyorum. Ben birazcık meselesi olan metinlere daha yakın hissediyorum kendimi ve bazı şeylerin paylaşılmasından yanayım. Yani hep mutluluk paylaşılmaz, hep iyilik, güzellik paylaşılmaz. Ben acının da paylaşılmasından yanayım. Özellikle bu çağda, günümüzde, bu coğrafyada, bu hız döneminde ben biraz durup yavaşlamak ve bazı kaybettiğimiz duyguları, değerleri yeniden yakalamak gerektiğine dair düşünenlerdenim ve bunu da metinlerime genelde yedirmeye çalışıyorum. Metinlerin içinde de bu konuları az da olsa işlemeye çalışıyorum.
Bu dedikleriniz bağlamında da kısaca romanı soracak olursam, neden en son yazdığınız tür roman oldu? Yani sizi öyküden romana taşıyan neydi? Ya da ikisi bu arada tür olarak birbirinden farklı mı? Ben de size benzer bir şekilde öyküden romana geçtim. Sizdeki bu yaklaşım nasıl oldu?
Açıkçası ben zaten kısa öykü yazan birisi değilim. Yani 2-3 sayfalık çok azdır, 2-3 tanedir ama hep uzun öykü, 15-20 sayfa, 30 sayfa öykü yazmayı seven birisiyim. Birazcık anlatmayı seven birisiyim. Öykünün içinde bile bunu yapabilme kapasitesini gösteriyorum. Bazı hikâyelerin de öyküye sığmadığı durumlar oluyordu. Ben neredeyse 2018-2019 döneminde yazdım bu romanı, ilk hâlini; tabii daha kısa bir versiyonuydu ve o karakteri bir öyküye sığdıramadım. Bir öykünün içinde olmadı o karakter. Çünkü çok büyük bir hikâyesi vardı, anlatılması gereken. Benim de işlemek istediğim, uzun uzadıya işlemek istediğim konulardan biriydi. 1980 darbesi ve o darbede yara almış bir kadının hikâyesi ve şimdiki zamana kadar uzanan bir hikâye. O yüzden de o kadın sadece öykünün içinde birkaç sayfada yerini yadırgadı. Olmadı. Ben de oturup uzun uzun yazmaya başladım. Her hafta bir bölüm ve neredeyse 24 haftada, 24 bölümde hikâyenin ana çatısını oluşturdum ve romanı yazdım. Benim romanım bir ihtiyaçtan kaynaklandı. Tekrar yazar mıyım yazmaz mıyım bilmiyorum ama yazıyorum. Uzun uzun yazdığım şeyler var. Öykü diyemeyeceğim şeyler var ama öykü de yazıyorum. Öykü çünkü bambaşka bir dünya. Daha keyifli benim için, daha kolay. Ne kadar? Göreceli… Zor da deseler öykü için, ben öykü yazmayı seviyorum ve kıymetli buluyorum. Ama roman da başka bir form. Anlatamayacağınız veya sığdıramayacağınız şeyleri de illa öykünün içine sıkıştırmanın hiç gereği ve faydası yok. 80 dönemini bazı öykülerimde kullanmıştım zaten ama tam anlamıyla, tam ağız tadıyla okura anlatmak istediğim kısım çok başkaydı. O yüzden de “Kalbin Durduğu Bütün Zamanlarda” romanımda, bütün yönleriyle, karakterin duygusal iniş ve çıkışlarıyla, karakterin fiziksel özellikleriyle, geniş zamanda, geniş bir mekânda yaklaşık 80’den 2000’lere, 2020’lere, 25’lere kadar bir hikâyeyi anlatma keyfini de yaşadım. Bu benim için de ilkti ama keyifli bir yolculuk oldu benim için roman.
Harika söylediniz. Çok kısa olarak anlatıcı bakış açısı kullanımınızı sorsam; yani genellikle hangi bakış açısından anlatmayı seviyorsunuz? Bir kahraman birinci kişi mi, ikinci mi? Üçüncüdeki o hâkim bakış açısı mı? Hangisini tercih ediyorsunuz ya da böyle bilinçli bir şekilde tercih edilen bir şey mi bu?
Bilinçli bir tercih değil ama öykülerde genelde ben birinci tekil şahıs, bir kadın ağzından yazan birisiyim ya da çocuk hikâyelerinde de çocukların ağzından yazan birisi. Aslında anlatıcı bakış açısı en zorlu kısımdır bence, en zorlu anlatım tekniğidir. Bence birinci kişili anlatıcı çok kolay gelir ama esasen kolay değil, çok zor bir teknik ama ben seviyorum o anlatı şeklini kullanmayı. Özellikle öykülerde kullanmayı. Çünkü bir karakter size oturup bir şeyler anlatıyormuş gibi hissediyorsunuz. Okur da gerçekten o anlatılanı dinliyormuş gibi hissediyor. Okurlarla sık karşılaştığım için, “sanki bana yazılmış bir mektup gibi” diyen okurlar var. Yani gerçekten de alıcısı belli olmayan mektuplar gibi, bir günlük gibi bir şey yazıyorsunuz. Çünkü bir hikâye anlatıyorsunuz ve birinci tekil şahısla yapıyorsunuz. Okura daha kolay geçiyor. Anlaşılırlığı daha kolay sağlanıyor ve duygu yükünü de daha kolay taşıyor birinci tekil şahıs bana göre. İkinci tekil şahsı da kullandığım var ancak çok fazla değil. Tanrısal anlatıcıyla da roman üzerindeyken çalıştım. Yani roman aslında üçüncü tekil şahısla, tanrısal anlatıcı ile başlayan bir hikâye ancak bazı bölümlerini birinci tekil şahısla çoklu anlatı şekline dönüştürdüm. Çünkü bazı bölümlerde, özellikle failin işkence sahnelerini anlattığı bölümlerde birinci tekil şahıs kullandım; yani failin ağzından yazdım. Çok yapılmayan bir şey, hatta hiç yapılmayan bir şey. O kısımları öyle anlatmak zorundaydım çünkü hep mağdurun ağzından anlatılmıştı genelde romanlarda. Ben de bu sefer failin ağzından anlattım. Mağdurun ağzından anlattığım kısımlar daha farklı, daha duygusal ve mağdurun o şaşkınlığını ve yorgunluğunu anlattığım kısımlar da oldu. Onun dışında ayrıca romanın içine “külliyat” kısmı diye bir şey ekledim. Yaklaşık 13 adet işkence külliyatı adı altında başlayan ve çeşitli ülkelerdeki romanlar, öyküler, oyunlar ve benzeri şeyleri, ana karakterimiz bu mağduriyeti yaşayan kadın çevirmen olduğu için çevirdiği kitapların da bazı kısımlarını külliyatın içine, romanın içine yerleştirdim. Onlarda da genelde bildiğimiz eleştiri, deneme, kitap tanıtımı, podcast ve benzeri dilleri kullanarak 13 tane ayrı metin yerleştirdim hikâyenin içine. Yani çok fazla anlatı tekniği kullandım bu romanın içinde. Buna el verdi. Açıkçası elverişliydi. Roman, anlattığım konu itibariyle, karakterin özellikleri itibariyle de, çevirmen olması itibariyle de, edebiyatla haşır neşir olması itibariyle de bana çok faydalı oldu.
Ben okumadım ama şimdi merakla okuyacağım romanınızı. Öykülerinize aşinayım. Failin ağzından aktardım dediniz, bu da cesur bir tercih gibi duruyor. Çok kolay değil o tercihi yapmak, risk aldığınızı da gösteriyor bence ama biraz da edebiyatçı herhalde risk alan kişi olmalı.
Yani ben yapamayacağımı düşündüğüm veya yazmadığım, yazamayacağımı düşündüğüm şeyleri yazmayı ve onların üzerine gitmeyi seviyorum. “Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar”da da öyle olmuştu. Pek erkek yazmadığım için, erkek ağzından yazmadığım için “yapabilir miyim acaba?” diye başlayıp bir şekilde bir sürü öykü yazıp o dosyayı, o kitabı oluşturmuştum. Burada da okuduğum 80 darbesi kitaplarında, romanlarında, metinlerinde genelde hep mağdur ağzından anlatım var. Hiç failin ağzından anlatılan hikâye okumadım, belki vardır, ben rastlamamışımdır ama o kısımları failin kafasından, onun dünyasından, onun bakış açısından anlatmanın önemli olduğunu düşündüm. Özellikle benim romanım için önemli olduğunu düşündüm ve sonuçta bu şekilde farklı anlatıcıların olduğu bir roman ortaya çıktı.
Evet. Çok ilginç gerçekten. Bir de daha öncekilerde kadın karakter üzerinden gitmenizin belli bir sebebi var mı yoksa o tamamen hissiyattan oluşan bir denk geliş gibi mi? Nasıl gerçekleşti?
Yani kadın karakterler az. Özellikle bizim coğrafyada, o 80 darbesi sonrasında yazılan romanlarda hep erkekler, genelde erkekleri anlattılar. Erkek mağduriyetini veya erkek savaşını anlattılar. Kadınlar çok fazla anlatmadı. Tabii ki anlatan, işte Feride Çiçekoğlu, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin gibi bildiğimiz çok güzel isimler, çok güzel romanlarla yazdılar ama yazılan romanlarda işkence tam olarak, bütünüyle işlenmedi. Bütünüyle o kişinin üzerindeki duygusal ve fiziksel baskı yoğun bir şekilde anlatılmadı. Ben oldukça gerçekçi bir şekilde o baskıyı, o yorgunluğu, o yalnızlığı, o çaresizliği romanın içinde işlemeye çalıştım ve tabii kadınlar çok zarar gördü darbede, hepimizin gördüğü gibi. O yüzden ben de o görünüşte farklı bir dil kullanmaya çalıştım ve tabii ki yoğun bir dil kullanmaya çalıştım romanın içinde. Kadınlar pek anlatmadılar yaşadıklarını o dönemden sonra, çok fazla dillendirmediler. Hem toplumsal baskı hem hayatın getirdiği keşmekeş hem de utanç duygusu yüzünden bunlar çok fazla anlatılmadı ve yazılmadı kadınların ağzından. Bu romanda bir kadının ağzından, bir kadının hayatından, tamamıyla o dönemde yaşadığı kabusların ve o dönemde yaşadığı kötülüğün şimdiki zamandaki gölgelerinin, lekelerinin ve tortusunun peşine düştüm açıkçası.
Peki, bu kısımla ilgili son sorum da şu olabilir. Kadın karakterler üstünden gittiğinizde, sonuçta erkek bir yazar olarak karakter yaratımında nasıl bir kurgulamadan yararlandınız? Tabii sonuçta erkek doğasına hâkimiz. Öbürüyle ilgili gözlem yaptınız mı, konuştunuz mu? Ya da kurmacadaki o kadın karakterleri nasıl oluşturdunuz?
Bunun üzerine tabii çok düşünüyorum ama işin içinden çıkmak o kadar kolay gelmiyor. Birincisi herhalde çok fazla kadın karakterli bir evde yaşadım. Yani çok fazla kadın popülasyonunun olduğu bir evde yaşadım. Çekirdek aile de olsak çok fazla akrabamız vardı ve akrabalarımın neredeyse %80’i kadındı ve evin içi hep kadınlarla dolu olurdu. Anneannemler, teyzemler, yengemler, halamlar… Yani o dili yakalamışım. O dili çocukluğumdan bu yana dinlemişim, merak etmişim ve biriktirmişim büyük ihtimalle. Yazarken bana çok faydası oluyor çünkü dişil bir dil kullanmanız gerekiyor. Bir kadının ağzından yazdığınızda o dilin, o kadının ağzından, duygusundan, yüreğinden, bedeninden bazı şeyler kullanmanız gerekiyor. Onu yakalamak için de ben gözlem yaparım, merak ederim ve okurum. Çok fazla okurum. Çok fazla okuduğum için de yazdığım karakterlerde gerçekten o kadının duygu dünyasının içine girdiğimi hissediyorum. Onun kıyafetini giymek, onun hâllerine bürünmek, onun tepkilerini vermeye çalışmak benim için de farklı bir yolculuk oluyor. Ben de öğreniyorum; yaza yaza öğreniyoruz zaten. Ben her şeyin ötesinde, yazarın cinsiyeti olduğunu düşünmüyorum. Her şeyi yazabilmeli bir yazar. Bir kapıyı da yazabilmeli, bir köpeğin ağzından da yazabilmeli, bir çocuğun ağzından da, bir eşyanın ağzından da ve bir kadının ağzından da elbette ki yazabilmeli diye düşünenlerdenim. O yüzden de bir yandan yazarken hep o dişil dili yakalamaya, geri çağırmaya çalışıyorum. O da önemli bir unsur benim için.
Çok güzel söylediniz. Demek ki herkesin yolculuğunda bir şekilde bir işaret oluyor. Sizinki de öyle olmuş; o yaşadığınız deneyimler, akrabalarla hasbihal etmeniz dile oldukça yansımış. Ne mutlu.
—--------------
Peki şimdi isterseniz bu IB’deki metin üzerine biraz konuşalım. O sizin ilk öykü kitabınızdı galiba.
“Günlerden Kırmızı”. İlk öykü kitabım. Evet.
Evet. Oradaki “Kırmızı Ayakkabı” hikâyesinden bir kesit alınmış ve oradan da kırk satır kadarlık bir kesit sorulmuş. Tamamı değil, öykünün tamamı kaç sayfa?
17 sayfa, son öyküydü zaten bu. 17 sayfalık bir öykü aslında.
Bu başlangıcı zaten.
Evet, giriş sayfası.
İsterseniz tamamından da, tabii ki, bahsedebilirsiniz. Siz bunu kurgularken, en azından bu öykü üzerinde, nasıl bir şey oluşturmuştunuz zihninizde?
İzmir’de Konak Meydanı’nda, Saat Kulesi’nin orada, biliyorsunuz, güvercinler var ve onlara buğday atılır. Orada o buğdayları satan kişiler vardır. Yaşlı teyzeler vardır, amcalar vardır. O amcalardan birinin hikâyesini yazmaya çalıştım. Bir çocukla, bir gençle karşılaşıyor ve daha sonra o genç ile ilgili bazı şeyler öğreniyor ve hikâye birazcık hüzünlü biten bir hikâye. Tabii giriş kısmı ve gelişme kısmında daha çok Cemal Usta’nın hayatı ve geçmişi üzerinden hikâyeyi ortaya çıkardım, kurguladım. Onun bir gününün nasıl geçtiği; yani yataktan uyanışıyla evden çıkışı, o meydandaki hâli ve sonra hava karardığında tekrar eve dönüp gününü bitirme hikâyesiydi. Tabii yalnızlığını anlatmaya çalıştım. O karakterin hem yaşlı bir karakter olması hem yalnız olması hem de hayatın zorluklarını göğüslemiş ve sırtlamış olması benim hikâyemin ana unsurlarından biriydi açıkçası. Yazma nedenlerimden biriydi. O adam hayatını nasıl devam ettiriyor, hayata nasıl tutunuyor? Benim sorduğum soru buydu başlarken hikâyeye.
Çok güzel. Her yazar yazmaya zihninde bir amaçla başlıyor herhalde. Sizinki de çok güzel gerçekten. Öyküde giriş kısımları da tabii bildiğimiz üzere genelde okuru metne hazırlama ile ilgili; olayı biraz açmak için önce biraz karakteri tanıtmak gerekiyor.
Evet, karakterin uyanışıyla başlıyorum. Yaşadığı o harap, eski eşyalarla dolu evdeki uyanışı üzerinden, aslında nasıl bir dünyaya gözünü açtığını göstermeye çalışıyorum. Herkesin dünyası farklıdır ama onun dünyası daha hüzünlü, daha zorlu ve hâlâ çalışmasını gerektiren bir hayatın içindedir. Hayatın içinde yaşadığını hissettirecek unsurlar ve nüvelerle hikâyenin açılışını kurdum. Tabii bu açılışı yaparken de bazı benzetmelerden, metaforlardan ve kişileştirme unsurlarından yararlandım.
Hı hı… Hikâyede, tabii, yazarken belli başlı düşünceleriniz oluyordur ama “burada da kişileştirme yapayım” diye özellikle karar vermiyorsunuz sanırım. Bu süreç nasıl gerçekleşiyor? Örneğin, bu metnin IB’de verilen giriş kısmında kişileştirme olmayabilirdi. Neden var? Sizce nasıl bir katkı sağlıyor?
Bence ben bunu çok kullanan biriyim. Nasıl bizim bilişsel bir tarihimiz ve hatıralarımız olduğunu düşünüyorsak, ben eşyaların da kendilerine ait bir geçmişi, bir hafızası olduğuna inanıyorum. Bu yüzden bazı hikâyelerimde nesneleri de kişileştiririm. Örneğin, ‘perdenin canı çıktı’ ya da ‘perde kendini pencereden dışarı attı, rüzgârla savruldu’ gibi ifadeler kullanırım. Yani onları sanki canlı, yaşayan varlıklarmış gibi göstermeye çalışırım. Duyguyu doğrudan söylemek yerine —örneğin ‘üzgün’ demek yerine— bir eşya üzerinden ya da insan bedeninin bir parçası üzerinden o duyguyu hissettirmeyi tercih ediyorum. Bir şeyi başka bir şeye atfederek yazmaya, okura hissettirmeye çalışıyorum. Bu yaklaşımın okuru metnin içine daha hızlı çektiğini düşünüyorum. Çünkü edebiyat biraz da yaratma işidir; biz olmayan bir dünyayı varmış gibi kurarız. O dünyanın gerçekliğini de bu tür anlatım unsurlarıyla güçlendiririz.
Ben kişileştirmeyi sadece insana değil; eşyalara, doğaya, ağaca, güneşe de yönelterek kullanmayı seviyorum. Böylece metnin daha okunur, daha etkileyici ve daha fazla edebî haz veren bir yapıya kavuştuğunu düşünüyorum. Eğer bunları kullanmadan, sadece ‘çok yaşlıydı, yürüyemiyordu, ev çok eskiydi’ gibi düz bir anlatımla yazsaydım, metin kurulabilirdi ama edebî değerinin aynı olacağını düşünmüyorum. Okurda da aynı etkiyi yaratmazdı. Ben yazarken keyif aldığım şekilde anlatmayı tercih ediyorum. Bu yüzden kişileştirme, duyguyu ve yoğunluğu aktarmak için en sık başvurduğum yöntemlerden biri. Edebiyatın sunduğu bu zenginliği kullanarak metni daha güçlü kılmaya çalışıyorum.”
Evet, gerçekten çok güzel anlattınız. Aslında bu şekilde hiç dikkat etmemiştim ama hakikaten metne ilginç bir akıcılık da kazandırıyor. Dediğiniz gibi, okura daha güçlü geçmesini sağlıyor. Örneğin metnin bir kısmında, IB’den gelen bölümün üçüncü paragrafında “karanlık sokak suspus olmuş, derin bir uykudaydı” deniyor. Ardından “gökyüzü bütün yıldızları kapatmış da sanki hareminden dışarı salmıyordu” ifadesi geliyor. Bunlar gerçekten anlatımı daha canlı kılıyor, değil mi?
Tabii burada mesele sadece geceyi karanlık olarak betimlemek değil; o gecenin, öyküdeki karaktere ne hissettirdiğini göstermek. Çünkü bu şekilde yazdığınızda, karakterin ruh hâline dair de bir ipucu vermiş oluyorsunuz. Yani atmosferi sadece tarif etmiyorsunuz, aynı zamanda o atmosferi daha hissedilir kılıyorsunuz. Eğer yalnızca bir çevre tasviri yapıp hava durumunu anlatsaydım, okuma deneyiminiz ve beklentiniz çok daha farklı olurdu. Ama bu tür söz oyunları ve edebî unsurlar kullanıldığında, okur karakterin ruh hâline de hazırlanıyor. Şunu diyorsunuz: Bu karakterin içinde bulunduğu duygu, anlatılan geceyle, karanlıkla örtüşüyor. Çünkü karakterin ruh hâli de belki hüzünlü ya da karanlık. Aslında yapılan şey, karakterin iç dünyasıyla dış çevre arasında bir bağ kurmak. En kısa ifadeyle, bir paralellik oluşturmak.
Çok güzel ifade ettiniz. Sanırım bu, sizin imza tekniklerinizden biri gibi. En azından bu metinde kişileştirmenin çok belirgin olduğunu görüyoruz. Özellikle göz meselesi dikkat çekici: Kataraktlı göz, gözlerin birbirine bakmaması… Zahide’ye, ölen eşine dair o anlatımda gözün de oldukça güçlü bir şekilde kişileştirildiğini hissediyoruz. Orada nasıl bir bağlantı kurdunuz? Mesela sağ gözünün görmesini istememesi, yaşlı yüzü görmekten kaçınması… Bu kısmı kurgularken nasıl bir çıkış noktası vardı? Göz üzerinden başlamak gerçekten ilginç.
Açıkçası bu fikre, karakterin bir gözünün görmemesi üzerinden başladım. Yani bir gözü her şeyi görürken, diğerinin görmemesi… Zaten görmesine de gerek yok. Çünkü çok şey görmüş, hayatın sillesini yemiş bir karakterden bahsediyoruz. Bu yüzden bir gözün görmemesi onun için büyük bir eksiklik değil; hatta bazı şeyleri görmemesi daha iyi. Dünyanın kötülüğünü, yalnızlığını ve karanlığını zaten ömrü boyunca deneyimlemiş. İki gözün birbirine benzememesi, birinin görüp diğerinin görmemesi, benim için öykü içinde edebî olarak üzerine gidebileceğim, derinleştirebileceğim ve yazarken keyif alabileceğim bir unsurdu. Bu yüzden metnin son hâline gelene kadar o iki göz üzerine oldukça çalıştım. Sonuçta da ortaya böyle bir paragraf çıktı.
Evet, çünkü orada karakter mühim — en azından bize sunulan IB’deki kesitte — gören gözüyle bir şeyi hayal ediyor gibi. Aynaya baktığında sanki o hayalin içinden bakıyor. Ama kendine gerçekten bakmak istediğinde, o hayalden çıkıyor ve bu kez kataraktlı gözüyle bakmayı tercih ediyor. Dediğiniz gibi, gözler burada oldukça işlevsel bir unsur hâline geliyor. “Görmesin, duymasın” gibi ifadelerle de aslında yine kişileştirmeden yararlanılıyor. Bence sizin de vurguladığınız gibi, o bağlam burada gerçekten çok önemli. Onun dışında, metin zaten sizin de söylediğiniz gibi büyük ölçüde edebî unsurlar üzerine kurulu. Bize verilen kesitte de kişileştirmeyi oldukça etkili kullandığınızı söyleyebilirim. Okurda yaratılan etki elbette ayrı bir konu ama ben daha çok şunu merak ediyorum: Yazarken okuyucu üzerinde nasıl bir etki uyandırmayı hedeflediniz? Yani bir yazarın bu konuda temel bir amacı olur mu?
Aslında ben metinlerimi yazarken okuyucuyu çok fazla düşünmem. Bu, benim için daha çok sonrasında oluşan bir şeydir; sanırım çoğu yazar için de böyledir. Çünkü açıkçası, bu metinleri kimin okuyacağı belli değildir. Bir bakıma alıcısı olmayan mektuplar gibidirler. Her okurun metinden aldığı haz da farklı olur. Benim asıl önemsediğim şey, metnin edebî anlamda güçlü olmasıdır. Dil işçiliğini titizlikle yapmaya çalışırım; dili doğru, pürüzsüz ve etkili kullanmak isterim. Metnin bir müzikalitesi, bir armonisi olsun isterim. Okuyan kişi, dilin güzelliği içinde de kaybolabilsin. Yani sadece hikâye ya da olay odaklı değil, dile verilen emeğin de hissedildiği bir metin kurmaya çalışıyorum. Bunu sağlayan unsurlardan biri de kullandığımız edebî tekniklerdir.
Bu tekniklerin, okurun ruh hâlini öykünün içine çektiğini düşünüyorum. Nitekim gelen geri bildirimlerde, okurların “sanki o odadaydık, o evin içindeydik, karakterin yanındaydık” dediklerini görüyorum. Eğer okuru hikâyenin içine alabiliyor, onun o dünyada dolaşmasını sağlayabiliyorsanız ve kendini karakterin yerine koyabiliyorsa, o zaman amacınıza ulaşmışsınız demektir.
Az önce zaten atmosfer meselesinden bahsetmiştiniz. Okurun, o atmosferdeki nesnelerin ve unsurların kişileştirilmesiyle karakterle bir bağ kurduğunu ve kendini o dünyanın içinde hissettiğini söylediniz; bunu da gerçekten çok iyi açıkladınız. Benim dikkatimi çeken bir diğer nokta ise yapıya verdiğiniz önem oldu. Bu da daha çok şiirsel bir yaklaşımı çağrıştırıyor. Edebiyatımızda Tanzimat’tan itibaren “göz için kafiye” ve “kulak için kafiye” tartışmaları vardır; hatta o dönemlerde “zemzemeler, demdemeler” gibi ifadelerle de anılır. Sanki siz “göz için” olan, yani metnin biçimi ve akışıyla ilgili kısma da yakın duruyorsunuz. Ama aynı zamanda “kulak için” olan, yani ritim ve ses uyumu da metinde hissediliyor. Bu anlamda sizde bu iki yaklaşımın bir arada olduğu, bir tür karma yapı var gibi görünüyor.
Tabii ki benim amacım, metnin sadece okunup geçilmesi değil. Okurun o öykünün içinde biraz oyalanmasını, hikâye bittikten sonra da o dünyaya, o karaktere ve anlatılan olaya dair düşünmeye devam etmesini isterim. Yani metin okunduktan sonra da okurun zihninde bir süre kalmalı. Bunu sağlayan en önemli unsurlardan biri de kullanılan dilin kalitesi ve pürüzsüzlüğüdür. Sonuçta yazdığımız şeyler edebî bir değer taşıyor. Ben de edebiyatın sunduğu tüm imkânları, tüm anlatım araçlarını mümkün olduğunca kullanmaktan yanayım. Bir öykü ya da roman yazarken bu zenginliği sonuna kadar değerlendirmeye çalışırım.
Pekâlâ. O zaman artık burada tamamlayabiliriz. Çok teşekkür ediyorum dahil olduğunuz için.
Ben teşekkür ederim. Sağ olun.
Çok sağ olun.

Analiz ve Yorum Soruları
1. (Kağıt 1 – Kişileştirme ve Atmosfer)
Verilen öykü kesitinde yer alan kişileştirme örneklerinin, yalnızca betimleyici değil, aynı zamanda karakterin iç dünyasını yansıtan bir işlev gördüğünü söyleyebilir miyiz?
Yanıtınızda şu ifadelerden yararlanınız:
- “karanlık sokak suspus olmuş”
- “gökyüzü bütün yıldızları kapatmış”
Bu bağlamda, dış çevre ile iç dünya arasındaki paralelliği analiz ediniz.
2. (Kağıt 1 – Anlatım Tekniği ve Okur Etkisi)
Yazarın “mesele sadece geceyi betimlemek değil, karakterin ne hissettiğini göstermek” ifadesinden hareketle, edebî tekniklerin (özellikle kişileştirme ve söz oyunları) okur deneyimini nasıl dönüştürdüğünü tartışınız.
Yanıtınızda şu kavramları kullanınız: atmosfer, duygu aktarımı, okurun hazırlanması, hissedilirlik
3. Edebiyat ve Çağın Meseleleri
Özlüoğlu, edebiyatın “bambaşka bir kayıt” sunduğunu ve resmî tarihten farklı olarak çağın “başka hâllerini” gösterebildiğini söyler.
Yorum sorusu: Edebiyatın toplumsal olayları, travmaları ve acıları yansıtma biçimi tarihsel kayıtlardan nasıl ayrılır?
Yanıtınızda şu ifadelerden yararlanınız: resmî kayıt, edebî kayıt, çağın meseleleri, travma, acının paylaşılması, meselesi olan metin
4. Kadın Karakter ve Kurmaca Gerçeklik
Yazarın kadın karakterleri tercih etmesi ve bu karakterleri gözlem, dil ve deneyim yoluyla kurması, kurmacanın inandırıcılığı açısından nasıl değerlendirilebilir?
Bir erkek yazarın kadın karakter yazması bağlamında şu soruyu tartışınız: Empati ve gözlem, kurmaca gerçekliğini ne ölçüde kurabilir?
5. Öykü ve Roman Arasındaki Ayrım
Yazar, bazı hikâyelerin “öyküye sığmadığını” ve bu nedenle romana yöneldiğini belirtir.
Bu görüşten hareketle: Öykü ve roman türleri arasındaki farkları, özellikle şu açılardan değerlendiriniz:
- kapsam
- karakter derinliği
- zaman ve mekân kullanımı
- anlatım genişliği
6. Anlatıcı Bakış Açısı ve Okurla İlişki
Yazar, birinci tekil şahıs anlatımının “alıcısı belli olmayan mektuplar” gibi bir etki yarattığını ifade eder.
Bu benzetmeden hareketle, birinci tekil anlatıcının:
- okurla kurduğu ilişkiyi
- duygu aktarımındaki rolünü
- sınırlılıklarını analiz ediniz.
7. Yazarlık ve Risk Alma
“Yapamayacağımı düşündüğüm şeyleri yazmayı seviyorum.” ifadesinden hareketle, edebiyatta risk almanın yazarın anlatı dünyasına nasıl katkı sağladığını tartışınız.
Yanıtınızda şu kavramlara değininiz: yenilik, anlatı tekniği, bakış açısı, özgünlük
8. Okur ve Metin İlişkisi
Yazar, metinlerini yazarken okuyucuyu düşünmediğini ancak metnin okurda kalıcı olmasını hedeflediğini belirtir.
Bu durumu şu soru üzerinden analiz ediniz: Bir metnin hem “okur düşünülmeden” yazılması hem de okur üzerinde güçlü bir etki bırakması nasıl mümkün olur?

IB “7 Temel Kavram” Odaklı Etkinlikler
1. Kimlik – Karakter İnşası
Etkinlik: Öğrencilerden, yazarın yaklaşımını kullanarak kısa bir karakter taslağı yazmaları istenir.
Yönerge:
- Karakterin geçmişini doğrudan anlatmadan, küçük ipuçlarıyla sezdir
- En az bir nesne üzerinden kişileştirme kullan
- Karakterin “kimliği”ni dolaylı olarak göster
Bağlantı (transkript):
→ “karakterin geçmişini birkaç cümleyle anıştırma”
→ “eşyanın da bir hafızası vardır”
2. Kültür – Bağlam Belirleme
Etkinlik: Metindeki kültürel unsurların çıkarılması
Yönerge:
- Metinde geçen şu unsurları belirle:
- aile yapısı
- toplumsal travmalar (1980 darbesi)
- “coğrafya” vurgusu
- Bunların karakterlere etkisini tartış.
Sorgulama: “Bu metin başka bir kültürde yazılsaydı ne değişirdi?”
3. Yaratıcılık – Teknik Dönüştürme
Etkinlik: Düz anlatımı edebîleştirme
Verilen cümle: “Geceydi. Sokaklar karanlıktı.”
Görev: Bunu Özlüoğlu tarzında yeniden yaz:
- kişileştirme
- metafor
atmosfer
Amaç: Öğrencinin edebî teknik üretmesi
4. İletişim – Okur Deneyimi Analizi
Etkinlik: “Alıcısı olmayan mektuplar” fikrini tartışma
Soru: Bir yazar okuyucuyu düşünmeden yazarsa, yine de okurla güçlü bir bağ kurabilir mi?
Mini görev:
- Aynı sahneyi iki şekilde yaz:
1. Okura hitap ederek
2. Okuru hiç düşünmeden
→ farkları tartış
5. Bakış Açısı – Anlatıcı Deneyi
Etkinlik: Aynı sahneyi 3 farklı bakış açısından yazma
Görev: Bir sahne seç:
1. ŞAHIS KAHRAMAN:
2. TEKİL:
3. ŞAHIS TANRISAL:
Sonrasında tartış:
- hangisi daha etkili?
- hangisi daha sınırlı?
Bağlantı:
→ “mektup hissi”
→ “duygu yükü”
6. Dönüşüm – Tür Değiştirme
Etkinlik: Öyküyü romana dönüştürme
Görev: Verilen kısa öykü fikrini:
- 1 paragraf → roman taslağına dönüştür
Ek soru: Neden bu fikir öyküye “sığmaz”?
Bağlantı: → “bazı hikayeler öyküye sığmaz”
7. Temsil – Kadın Karakter Analizi
Etkinlik: Kadın karakterlerin temsilini inceleme
Soru:
- Kadın karakterler bu metinlerde nasıl temsil ediliyor?
- Eksik temsil edilen ne?
Yaratıcı görev: → Aynı hikâyeyi bir kadın karakter perspektifinden yeniden yaz
Bağlantı: → “kadınlar yeterince anlatılmadı”

Ek Etkinlikler
1. Kavram Eşleştirme ve Gerekçelendirme
Aşağıdaki ifadeleri IB’nin 7 temel kavramından biriyle eşleştiriniz ve gerekçelendiriniz:
- “Eşyaların da kendilerine ait bir geçmişi, bir hafızası vardır.”
- “Edebiyat size bambaşka bir kayıt sunuyor.”
- “Bazı hikâyelerin öyküye sığmadığı durumlar oluyordu.”
- “Birinci tekil şahıs okura daha kolay geçiyor.”
- “Kadınlar pek anlatmadılar yaşadıklarını.”
2. Karşılaştırmalı Tür Çalışması
Aşağıdaki iki ifadeyi karşılaştırınız:
- “Öykü ekonomik olmalıdır.”
- “Ben pek ekonomik kullanmıyorum öykü dilimi.”
Bu gerilimden hareketle Özlüoğlu’nun öykü anlayışının geleneksel öykü tanımından hangi yönleriyle ayrıldığını tartışınız.
3. Eleştirel Konum Alma
Aşağıdaki yargıya katılıyor musunuz?
“Okuru düşünmeden yazılan bir metin, okur üzerinde daha sahici bir etki bırakabilir.”
Transkriptten en az iki düşünceye gönderme yaparak savunmalı ya da karşı çıkmalı kısa bir paragraf yazınız.
4. Nesne Hafızası Etkinliği
Yazarın “eşyaların da bir hafızası vardır” düşüncesinden hareketle bir nesne seçiniz:
perde, ayakkabı, masa, ayna, gözlük, kapı
Bu nesnenin bir karakterin geçmişini nasıl taşıyabileceğini 150 kelimelik kısa bir metinle gösteriniz. Metinde kişileştirme kullanınız.
5. Anlatıcı Değiştirme
“Kırmızı Ayakkabı” kesitindeki yaşlı karakterin uyanış sahnesini şu üç biçimde yeniden yazınız:
- birinci tekil şahıs kahraman anlatıcı
- üçüncü tekil gözlemci anlatıcı
- nesnenin ağzından anlatım
Ardından şu soruyu yanıtlayınız: Bakış açısı değişince okurun karakterle kurduğu ilişki nasıl değişti?
6. Temsil ve Etik Tartışması
Bir yazarın kendisinden farklı bir cinsiyeti, sınıfı, kuşağı ya da travmayı temsil ederken sorumlulukları nelerdir?
Yanıtınızda şu kavramları kullanınız: temsil, empati, gözlem, etik sorumluluk, kurmaca gerçeklik
7. Kavram Haritası
Ortaya “Öykü Türü” yazınız. Etrafına şu kavramları yerleştiriniz:
karakter, atmosfer, dil işçiliği, bakış açısı, sürpriz son, toplumsal mesele, okur etkisi
Her bağlantı için transkriptten kısa bir dayanak ekleyiniz.

8. Yaratıcı Yazma + Öz Değerlendirme
Özlüoğlu’nun anlatım anlayışından esinlenerek 200 kelimelik kısa bir öykü girişi yazınız.
Yönerge:
- karakter uyanışla başlasın
- bir nesne kişileştirilsin
- dış çevre karakterin ruh hâlini yansıtsın
- “üzgün”, “yalnız”, “yaşlı” kelimeleri kullanılmasın
Ardından oluşturduğunuz öykü hakkında, “Hangi edebî teknikleri kullandınız ve neden?” sorusuna yüz kelimelik bir yanıt yazınız.

Yazarının izni ile Günlerden Kırmızı (İlk Baskı: Notabene/2015; Yeni Baskı: İthaki/2024) adlı öykü kitabındaki “Kırmızı Ayakkabı” öyküsünün tamamını aşağıda sizlerle paylaşıyoruz. Öyküyü sınıfça okuyunuz. Daha sonra Kâğıt 1’de verilen giriş bölümü ile metnin devamını karşılaştırarak şu noktaları tartışınız:
* Atmosferde nasıl bir değişim var?
* Karakterin sunumu nasıl derinleşiyor ya da dönüşüyor?
* Anlatım dili ve kullanılan edebî teknikler farklılaşıyor mu?